Açıklama
TEPEKÖY TORBALI İZMİR DEPREMİ: Darülfünun Heyeti Tetkik Raporu
TEPEKÖY TORBALI İZMİR DEPREMİ: Darülfünun Heyeti Tetkik Raporu
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan yalnızca birkaç yıl sonra meydana gelen 30–31 Mart 1928 Tepeköy–Torbalı–İzmir Depremi, yalnızca yol açtığı can ve mal kayıplarıyla değil, aynı zamanda ardından gerçekleştirilen bilimsel araştırmalarla da Türk bilim tarihi açısından özel bir yere sahiptir. Darülfünun tarafından görevlendirilen uzman heyetin hazırladığı bu rapor, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ilk kapsamlı saha jeolojisi ve deprem araştırmalarından biri olarak kabul edilebilir. Çalışma, bir afet raporundan çok daha fazlasını sunmakta; Batı Anadolu’nun tektonik yapısını, yerleşimlerin jeolojik özelliklerini, zemin davranışlarını ve deprem etkilerinin mekânsal dağılımını bilimsel yöntemlerle inceleyen öncü bir eser niteliği taşımaktadır.
Depremden yaklaşık üç hafta sonra, 20 Nisan 1928 tarihinde İstanbul’dan hareket eden Darülfünun heyeti, İzmir’e ulaşarak araştırmalarına başlamıştır. Heyet, yalnızca yüzeysel incelemeler yapmakla yetinmemiş; Küçük Menderes Havzası’nın batı kesimlerini, Cumaovası’nı, Kızılçullu Vadisi’ni, Bornova Ovası’nı ve İzmir çevresini sistemli biçimde dolaşmıştır. Araştırmacılar, olayın yaşandığı bölgelerdeki köyleri tek tek ziyaret etmiş, depremi yaşayan tanıkları sorgulamış, hasar görmüş yapıları incelemiş ve jeolojik gözlemler yapmıştır. Ayrıca İzmir Maarif Eminliği aracılığıyla geniş çaplı anketler düzenlenmiş ve iki yüzü aşkın yerleşimden bilgi toplanmıştır. Bu yönüyle çalışma, yalnızca gözlemsel değil, aynı zamanda veri temelli bir araştırma niteliği taşımaktadır.
Araştırmanın merkezinde, Küçük Menderes Havzası’nın batı bölümünde yer alan ve depremin en büyük yıkımı yarattığı saha bulunmaktadır. Mahmut Dağı ile Tahtalı Dağ arasında uzanan; Bayındır, Tire, Ödemiş ve Bozdağ eteklerine kadar yayılan geniş bölge ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Heyetin amacı yalnızca hasarın boyutunu belirlemek değil, aynı zamanda bu hasarın hangi jeolojik ve tektonik nedenlerden kaynaklandığını ortaya koymaktır. Bu yaklaşım, dönemin birçok afet incelemesinden ayrılmakta ve modern deprem biliminin temel prensipleriyle uyum göstermektedir.
Raporun en dikkat çekici bölümlerinden biri, depremin zamanlaması ve gelişiminin bilimsel yöntemlerle yeniden oluşturulmasıdır. Araştırmacılar, halktan elde edilen bilgiler ile uluslararası sismoloji istasyonlarından gelen kayıtları karşılaştırmışlardır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda ana şokun 30 Mart’ı 31 Mart’a bağlayan gece saat 02.27 civarında meydana geldiği belirlenmiştir. Uluslararası sismoloji istasyonlarından elde edilen veriler de bu tespiti doğrulamaktadır. İlk büyük sarsıntının yaklaşık 13–15 saniye sürdüğü, ardından saatler boyunca devam eden çok sayıda artçı depremin yaşandığı kaydedilmiştir. Özellikle 25 Nisan ve 15 Temmuz’da meydana gelen güçlü sarsıntılar, bölgedeki deprem aktivitesinin uzun süre devam ettiğini göstermektedir.
Depremin en yoğun hissedildiği bölge, raporda Fransızca bilimsel terminolojiyle *”Zone Pleistoséiste”* yani **”azami şiddet bölgesi”** olarak tanımlanmaktadır. Bu alan Hortuna, Çapak, Aslanlar, Maşat, Çaybaşı, Tepeköy ve Torbalı yerleşimlerini kapsamaktadır. Araştırmacılar, bu bölgede depremin neredeyse aynı anda ve aynı şiddette hissedildiğini belirtmektedir. Tanık ifadelerine göre insanlar derin uykularından büyük bir gürültüyle uyanmış, dışarı çıkmakta güçlük çekmiş ve sarsıntıyı adeta dalgalı denizdeki bir gemide bulunuyormuş gibi hissetmiştir. Ağaçların eğildiği, ağır eşyaların yerlerinden fırladığı ve birçok yapının bir patlama etkisiyle çöktüğü aktarılmaktadır.
Araştırmanın en önemli bilimsel katkılarından biri, deprem sırasında gözlenen hidrojeolojik olayların ayrıntılı biçimde kaydedilmiş olmasıdır. Çaybaşı köyünde zeminde oluşan çatlaklardan saatler boyunca çamurlu sular fışkırdığı gözlenmiştir. Aslanlar’da beyaz renkli bulanık suların yüzeye çıktığı, bazı kuyuların tamamen kuruduğu, bazılarının ise seviyesinin yükseldiği kaydedilmiştir. Hortuna köyünde ise deprem öncesinde berrak olan kuyu ve kaynak sularının bulanıklaştığı ve dikkat çekici biçimde kırmızı renge dönüştüğü belirtilmektedir. Raporda bu durum, yöredeki kristalin şistleri kesen oligist damarlarındaki demir bileşiklerinin yeraltı sularına karışmasıyla açıklanmıştır. Bu değerlendirme, dönemin bilimsel yaklaşımının ne kadar ileri olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Araştırmacılar yalnızca su kaynaklarındaki değişimleri değil, yüzey deformasyonlarını da kayıt altına almışlardır. Çapak çevresinde yaklaşık 25 metre uzunluğunda yarıklar gözlenmiş, Kayas ve çevresindeki yamaçlardan büyük kaya bloklarının koparak aşağı yuvarlandığı tespit edilmiştir. Bazı yolların kaya düşmeleri nedeniyle kapandığı belirtilmiştir. Ayrıca İzmir–Aydın demiryolu üzerinde, Cellat Gölü yakınlarında zemin çökmesi ve raylarda bozulmalar meydana geldiği rapor edilmiştir. Bu gözlemler; günümüzde “sıvılaşma”, “zemin oturması” ve “heyelan” olarak adlandırılan süreçlerin erken dönem kayıtları arasında değerlendirilebilir.
Yapısal hasarlar açısından bakıldığında deprem bölgesindeki yıkım son derece ağırdır. Rapora göre Avrupa tarzında inşa edilmiş bazı istasyon binaları dışında kalan yapıların büyük bölümü ya tamamen yıkılmış ya da kullanılamayacak kadar ağır hasar görmüştür. Tepeköy’de yeni yapılmış hükümet konağı, dispanser ve askerlik şubesi önemli ölçüde zarar görmüştür. Ertuğrul Camii’nin minaresi parçalanmış, kıble duvarı ayrılmıştır. Betonarme olarak inşa edilen bazı yapılar dahi çökmüştür. Bölgedeki geleneksel kerpiç evlerin ise neredeyse tamamı yıkılmıştır. Özellikle camilerde ve minarelerde benzer hasar tiplerinin görülmesi, deprem yüklerinin yapılara nasıl etki ettiğinin anlaşılması bakımından dikkat çekicidir.
Raporda dikkat çeken başka bir konu da deprem dalgalarının yönü üzerine yapılan değerlendirmelerdir. Araştırmacılar, halk arasında yaygın olan “deprem şu yönden geldi” şeklindeki yorumların bilimsel olarak doğrulanamadığını belirtmektedir. İncelenen yapılarda çatlakların farklı yönlerde oluştuğu, bacaların farklı doğrultularda devrildiği ve eşyaların düzensiz hareket ettiği gözlenmiştir. Bu nedenle deprem hareketlerinin tek bir doğrultu ile açıklanamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bu yaklaşım, günümüzde deprem dalgalarının karmaşık yayılım özelliklerine ilişkin bilgilerle uyumludur.
Çalışmanın bilimsel açıdan en değerli bölümlerinden biri, zemin özellikleri ile deprem hasarı arasındaki ilişkinin ortaya konulmasıdır. Araştırmacılar, aynı şiddetteki sarsıntının farklı zeminlerde farklı sonuçlar doğurduğunu açık biçimde göstermişlerdir. Sağlam kaya zeminler üzerinde bulunan yerleşimlerde hasarın daha az olduğu, gevşek alüvyonlar ve bataklık alanlar üzerinde kurulu yerleşimlerde ise yıkımın çok daha ağır gerçekleştiği tespit edilmiştir. Tepeköy ve Aslanlar çevresindeki gevşek zeminlerin deprem etkilerini büyüttüğü; buna karşılık sağlam kaya üzerine kurulu alanlarda yapıların daha dayanıklı kaldığı belirtilmiştir. Bu gözlemler, günümüzde deprem mühendisliğinin temel ilkelerinden biri olan **”yerel zemin etkisi”** kavramının erken ve başarılı bir uygulamasıdır.
Araştırma ayrıca tektonik yapı ile hasar dağılımı arasındaki ilişkiyi de incelemektedir. İnşikak (fay) hatlarına yakın bölgelerde hasarın daha büyük olduğu tespit edilmiş, bölgenin jeolojik yapısının deprem etkilerini artırdığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu nedenle rapor yalnızca bir afet incelemesi değil, aynı zamanda Batı Anadolu’nun tektonik karakterini anlamaya yönelik önemli bir bilimsel belge niteliği taşımaktadır.
Darülfünun heyeti, elde ettiği tüm gözlemleri uluslararası kabul gören Mercalli–Sieberg şiddet ölçeği çerçevesinde değerlendirmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda Hortuna, Tepeköy, Torbalı, Aslanlar, Çapak, Çaybaşı ve Maşat çevresindeki depremin şiddeti VIII ile IX derece arasında belirlenmiştir. Bu değer, “tahripkâr” ile “felaketengiz” seviyeleri arasında yer almakta olup ciddi yapısal yıkımları açıklamaktadır. Raporda ayrıca Avrupa’da kullanılan deprem sınıflandırmaları ayrıntılı biçimde açıklanmış ve yerel yapı tipleriyle karşılaştırmalı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu durum, çalışmanın yalnızca yerel değil, uluslararası bilimsel standartları da dikkate aldığını göstermektedir.
1928 Tepeköy–Torbalı–İzmir Depremi Raporu, Türkiye’de deprem araştırmalarının gelişiminde dönüm noktalarından biridir. Araştırma; jeoloji, tektonik, hidrojeoloji, yapı mühendisliği ve afet sosyolojisini bir araya getiren disiplinler arası yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Saha gözlemlerine dayanması, uluslararası sismoloji verilerini kullanması, zemin etkilerini incelemesi ve bilimsel yöntemlere bağlı kalması bakımından döneminin çok ilerisinde bir çalışmadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bilimsel düşüncenin kurumsallaşmasına katkı sağlayan bu eser, yalnızca 1928 depremini anlamak için değil, Türkiye’deki modern deprem biliminin tarihsel gelişimini değerlendirmek için de vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşımaktadır.
Erol KÖMÜR – 2026






Değerlendirmeler
Henüz değerlendirme yapılmadı.